Karun, Musa'nın halkından birisiydi. Halkına karşı azgınlaştı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, onların anahtarlarını güçlü bir topluluk zor taşıyordu. Halkı ona: "Şımarma! Allah şımaranları sevmez." demişti.
Kasas 28:76اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَٓا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُٓوأُ بِالْعُصْبَةِ اُو۬لِي الْقُوَّةِۗ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ • İnne karune kane min kavmi musa, fe bega aleyhim, ve ateynahu minel kunuzi ma inne mefatihahu le tenuu bil usbeti ulil kuvveh, iz kale lehu kavmuhu la tefrah innallahe la yuhıbbul ferihin. • Meal: Karun, Musa'nın halkından birisiydi. Halkına karşı azgınlaştı. Ona öyle hazineler vermiştik ki, onların anahtarlarını güçlü bir topluluk zor taşıyordu. Halkı ona: "Şımarma! Allah şımaranları sevmez." demişti. • Kelime kelime: إِنَّ inne elbette · قَـٰرُونَ karune Karun · كَانَ kane idi · مِن min -nden · قَوْمِ kavmi kavmi- · مُوسَىٰ musa Musa'nın · فَبَغَىٰ febega azgınlık etti · عَلَيْهِمْ ۖ aleyhim onlara karşı · وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ateynahu ve ona vermiştik · مِنَ mine -den · ٱلْكُنُوزِ l-kunuzi hazineler- · مَآ ma ki · إِنَّ inne muhakkak · مَفَاتِحَهُۥ mefatihahu onun anahtarları · لَتَنُوٓأُ letenu'u ağır geliyordu · بِٱلْعُصْبَةِ bil-usbeti bir topluluğa · أُو۟لِى uli sahibi · ٱلْقُوَّةِ l-kuvveti kuvvet · إِذْ iz hani · قَالَ kale demişti ki · لَهُۥ lehu ona · قَوْمُهُۥ kavmuhu kavmi · لَا la · تَفْرَحْ ۖ tefrah şımarma · إِنَّ inne şüphesiz · ٱللَّهَ llahe Allah · لَا la · يُحِبُّ yuhibbu sevmez · ٱلْفَرِحِينَ l-ferihine şımarıkları • كون (kwn) kökü: Olmak, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek, öyle veya böyle (olmak), kaynaklanan. makaan - taraf, yan, mesken, amaç, durum, yol, koşul, şart. makaanatun - yer, yol, amaç, niyet, koşul, şart, yetenek, beceri… • قوم (qwm) kökü: Kıpırdamadan veya sağlam duran, yükselmiş / ayakta, yönetti / yürüttü / sıraya koydu / düzenledi / kurallara bağladı / nezaret etti, kurdu, düz / doğrultmak, korumak / dik tutmak / gözlemlemek / yapmak, insan / topluluk… • بغي (bgy) kökü: Azgınlık etmek, haddi aşmak, zulmetmek, isyan etmek, haksızlık etmek, fahişelik yapmak, taşkınlık göstermek, kibirlenmek, talep etmek, istemek, aramak • اتي (Aty) kökü: Gelmek, getirmek, gelip geçmek, rastlamak, yapmak, vaat etmek, ulaşmak, takip etmek, ortaya koymak, gösteri, artış, üretim, ödeme, erişmek, vuku bulmak, sollamak, yanaşmak, gitmek, vurmak, karşılaşmak, katılmak… • كنز (knz) kökü: Biriktirmek, hazine olarak saklamak, toprağa hazine gömmek. • فتح (ftH) kökü: Açmak, açıklamak, vermek, ifşa etmek, dışarı bırakmak, zafer vermek, fethetmek, yargılamak, karar vermek, yardım/hüküm/karar istemek, yardım/zafer aramak. Mafatih (miftah'ın çoğulu) - anahtarlar/hazineler. • نوا (nwA) kökü: Ağırlık vermek, zorlukla kalkmak, acı içinde kalkmak, yorgunluktan düşmek, yükün altında ezilmek. • عصب (ESb) kökü: Sarmak/bükmek/bağlamak/hafifletmek/kuşatmak, bir şeyi zorla almak, zorlaşmak, ağızda kuruluk oluşmak (tükürük). Usbatun - grup/birlik/çete/parti. Asib - çok zor, şiddetle sıkıntılı, çetin, kederli. • اول (Awl) kökü: ilk, birinci, önce, evvel, baş, önceki, ön, başlangıç • قوي (qwy) kökü: Güçlü olmak, güçlenmek, üstün gelmek, yapabilir olmak, güçlü olmak, dinç olmak, zorlu olmak. Quwwatun (çoğulu quwan) - güç, kuvvet, dinçlik, kararlılık, sağlamlık, azim. Qawun - çöl. Aqwa - çölde kalmak. Muqwin… • قول (qwl) kökü: konuşmak / söylemek, çağırmak, iletmek, nakletmek, düşünmek, ilan etmek, görüş yaymak, bir durumu, şartı ya da vaziyeti göstermek. kelime / konuşma, söyleyiş, söylenen şey, tebrik, söylem Türkçe’ye girmiş türevler… • فرح (frH) kökü: Memnun/mutlu/sevinçli/neşeli olmak, sevinmek, coşmak, coşan/sevinen kişi, canlı. • حبب (Hbb) kökü: Sevilmek/sevilen olmak, etkilenmek/hoşlanılmak/onaylanmak, sevgi objesi olmak, sevimli/hoş/çekici olmak, bir şeyden zevk almak, hareketsiz durmak veya duraklamak, yorgun/bitkin olmak, bir şeyi başka bir şeye… • Kasas suresi 88 ayettir; bu 76. ayettir. • Meal kaynağı: Açık Kuran (acikkuran.com).